Haberler

Yavuz’un Çamurlu Kaftanı Gülen’de Mi?

yavuzun-camurlu-kaftani-gulende-mi1Yavuz Sultan Selim Han’ın kaftanını çalma girişiminin neticesi şimdilik belirsiz. Fakat Feto ve FETÖ’nün namussuzlukları (afedersiniz) asla belirsiz değil, ayan beyan ortada.

İşte size bu ve benzer sorulara cevap arayan yazı:

“Yavuz Sultan Selim Han’ın çamurlu kaftanı şu anda Gülen’in elinde mi? 500 yıl, Yavuz’un vasiyeti ile sandukasının üzerine konulan, büyük alim Anadolu kazaskeri Kemalpaşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamuru taşıyan; bu sebeple de Cihan Padişahı tarafından bir şeref arması kabul edilen bu çamurlu kaftanın son on yıllık akıbeti gizliliğini koruyor.

2006 yılında konservasyon, bakım ve onarım gerekçesiyle yerinden alınan bu kaftan, henüz vasiyetin gerektirdiği şekliyle tekrar yerine konulmuş değil. Bu konuda araştırma yapan tarihçilere ve basın mensuplarına yetkililerin verdikleri cevaplar tatmin edici olmaktan uzak. Kaftan onarım için alındıysa niçin tekrar asli yerine iade edilmiyor? Kaftanın başına bir iş geldiyse bu durum niçin kamuoyuyla paylaşılmıyor?

Geçen haftaki yazımda söylediğim Bursa konferansının son bölümünde gerçekleştirdiğimiz sohbet esnasında bir bayan dinleyicinin bu konuyla ilgili sorusuna muhatap olunca şaşırmadım değil. İddiaya göre bu çamurlu kaftan Cemaat üyelerince yerinden alınıp Gülen’e götürülmüş. Gülen bir gün Türkiye’ye halife olarak döndüğünde üzerinde bu kaftanla dönecekmiş. Böylece Osmanlı’nın ilk halifesi olan Yavuz’un kaftanını giymekle yeniden başlayacak hilafetin otantik eksikliği de giderilmiş olacakmış.

Meselenin Gülen’e ait yönünün bir rüya, bir hülya olduğuna vurgu yapmak için anlatımı “mış” larla yaptım. Yoksa anlatılanları hafife almış değilim.

Nitekim Bursa dönüşü ilk işim konuyu kendi imkanlarım ölçüsünde araştırmak oldu. Daha sonra mevzuyu kadim dostum Ak Parti Isparta milletvekili Said Yüce’ye açtım. O da meseleyle ilgilendi. Üst seviyedeki tüm yetkililerle görüştü. Bana döndüğü sonuç özetle, söz konusu kaftanın kesinlikle devletin yetkili kurumunda olduğu, nitekim Sayın Cumhurbaşkanından randevu bekledikleri, restore edilmiş türbenin bizzat Cumhurbaşkanımızın katılımıyla gerçekleşecek bu açılışta çamurlu kaftanın Yavuz’un vasiyeti gereği sandukasının üzerindeki eski yerine konulacağı şeklindedir. Said Yüce, bir ilave bilgi daha verdi ki şudur: 2006 yılında, Cemaatin böyle bir hırsızlık teşebbüsü olduğu doğrudur. Fakat bu teşebbüs bazı yetkililerin devreye girmesiyle önlenmiş, bakım gerekçesiyle de koruma altına alınmıştır.

Bu tür haberlerin şüyuu vukuundan beterdir. Bu sebeple de mutlaka, yetkililerce var olduğu söylenen kaftan, mutlaka başta tarihçiler olarak meselenin uzmanı bir heyete gösterilmeli, sanduka üzerine konulacaksa bile, böyle bir heyetin tanıklığından sonra konulmalıdır.

Konunun Gülen’le irtibatlı yanına gelince: Önemli olan zarf değil mazruftur. O kaftanın içindeki Yavuz gibi olmadıkça sadece bu kaftanı değil, Yavuz’un eğer varsa eldeki bütün elbiseleri o kişiye giydirilse yine anlamsızdır; hiçbir kıymeti, hiçbir değeri yoktur.

Yavuz’un kastı alime hürmeti ders vermektir. Halbuki Gülen, kendi hocasını Atatürk’e hakaret etti bahanesiyle karakola gidip şikayet eden kişidir. Aynı Gülen, Ferruh Bozbeyli- Süleyman Demirel arasındaki siyasi rekabeti fırsat bilerek, dönemin Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalılı ile Yaşar Tunagür arasındaki ihtilafta, sırf Yaşar Tunagür’ü haklı çıkarmak uğruna Elmalılı gibi alim bir kişiye iftira ile Demirel’e, Ferruh Bozbeyli’inin parti iktidarını ele geçirme teşebbüsünde olduğunu bunu da İbrahim Elmalılı’nın organize ettiğini jurnalleyen, bu becerisiyle de sürekli övünen kişidir. Yine Gülen, ilmi yanında İslam’a bunca hizmetleri olan Süleyman Hilmi Tunahan gibi bir şahsiyete, köy imamı seviyesinde bir adam, diyecek kadar kibrine yenik düşmüş bir kişidir.  Şimdi bu karakterde bir kişi, bir değil bin çamurlu kaftan giyse ne olur?

1980 ihtilali öncesi kaoslu günlerde, Rahmetli Alparslan Türkeş, Gülen’e bir mektup gönderir. Mektubu getiren kişi, aynı zamanda Türkeş’in kendisiyle görüşme talebini vicahi de iletir. Gülen mektubu okuduktan sonra bana da okumam için verdi. Mektup Osmanlıca ve çok güzel bir hatla kaleme alınmıştı. Rahmetli Türkeş, gerçekten de aşırı denebilecek ölçüde edepli ifadelerle muhatabına, Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim durumu anlatıyor ve bu meseleleri istişare etmek için görüşmek istediğini belirtiyordu. Fakat Gülen bu talebe olumlu olumsuz hiç cevap vermedi. Kısa bir süre sonra da zaten ihtilal oldu. Gülen’in bana anlattığı hayat hikayesinde şöyle bir anlatı var: İhtilal olduğunda en çok sevindiğim hususlardan biri de bu adamın (Türkeş’i kast ediyor) içeri alınmasıdır. Böylece onunla görüşmekten kurtulmuş oldum..

Ülke derdiyle ancak bu kadar dertlenen, kendi dışındaki bütün alternatiflere tümüyle kapalı kalan bir kişi, bütün bir ümmeti kucaklama mevkii olan hilafete nasıl kendini namzet görebilir ki..

Fakat, Gülen bu.. Hilafet adlı şiirinde, hilafet adına ruhunda neler neler kurduğunu ve hilafetin hayaliyle nasıl söyleşip durduğunu bizzat kendisi söylüyor. Sakın bana, şiirdeki hilafetten maksat insanın halife varlık olduğudur, demeye kalkmayın. Kitaba sonradan düşülen bu dipnotun hikayesi şu:

28 Şubat’ın gergin döneminde, bir gün genç muhabir ve gazetecilerden bir gruba Gülen’le sohbet ortamı hazırladık. O günlerde Gülen’in bu şiiri de bazıları tarafından gündeme getirilmişti. Genç muhabir ve gazetecilerin ilk sorularının da bu konu olacağı kesindi. Sohbet öncesi Gülen’e, eğer böyle bir soru sorulursa, şiirdeki kastın insanın halife varlık olmasıdır, demesinin uygun olacağını hatırlattım. Gerçekten de bu soru hem de ilk soru olarak soruldu; ve Gülen de cevabını benim dediğim tarzda verdi. Kitabın daha sonraki baskılarında da bu yorum dipnot olarak ilave edildi.”

 

Latif Erdoğan

Yeni Akit

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*